Soru
SORU: Mezhepleri taklit etmek câiz midir?
Cevap
CEVAP: Taklit, lügat olarak ipi boyuna asmak demektir. Bir fıkıh terimi olarak ıstılâhî manası iki şekilde kullanılmaktadır. Birisi, vâlinin falanca kişiyi bir yerde kâdı olarak tayin etmesi, ikinci kullanım alanı ise, ki bizim konumuzla ilgili olanı, delil olmaksızın bir başkasının sözüyle amel etmesidir. Taklit, insanın deliline bakmaksızın başkasının fiilinin ve sözünün hakikatına inanarak tâbi olması ve kabul etmesi diye de tarif edilmiştir. Tâbi olan sanki başkasının sözünü ve işini, delilini araştırmadan boynuna asmış gibidir. Bu açıklamadan da anlaşıldığı gibi Peygamber(s.a.v.)’e sözüyle amel etmek taklit değildir. Çünkü, onun sözünün doğruluğu mucize ile delillendirilmiş, kezâ, sahabelere de tâbi olmada taklit değildir. Çünkü O’nun(s.a.v.) “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız doğru yolu bulursunuz” sözüyle amel edilmiştir. İcmâ ile amel etmek de taklid değildir.(1)
İslamın ilk yıllarında Peygamber(s.a.v.) efendimiz hayattayken, dini bir mesele O’na sorulur ve amel edilirdi. Daha sonraki yıllarda bu iş sahabeye kalmıştır. Her sahabinin ilmî durumları ve anlayışları farklı olduğu gibi, Peygamber(s.a.v.) efendimizden neyi görmüşlerse o şekilde amel ediyorlar, O’ndan görmüş oldukları, illeti aynı olaylarda kıyas yaparak fetvâ veriyorlar, yeni durumlarda da içtihat ediyorlar ve kendilerinde bulunanı rivayet ediyorlardı. Bu cihette farklı görüş ayrılıkları meydana geliyordu. Dini bilme ve öğrenme hususunda bilmeyenler bilenlere danışıyordu. Daha sonra bunlar islamın çeşitli yerlerine dağıldılar. Tâbîn ve tebe-i tâbîn dönemlerinde, devrin âlimleri de ilmi sahabelerden alıyorlardı. Dolayısıyla da fer’i meselelerde farklı görüşler ortaya çıkmaktaydı.(4) Zaten, hükmü açık ve kesin olan nassda içtihat yapılamaz. İçtihat yapılabilmesi için ya hakkında bir nass olmayan bir mesele olacak veya nassın delâleti zannî olacaktır.(5) Bu sebeblerle ki sahabe, tâbîn ve tebe-i tâbînden meydana gelen selefi sâlihinin mezhebleri sayılamayacak kadar çoktur. Hepsi de içtihat şartlarını kendilerinde toplamış, hak üzerine olan müçtehitlerdi. İlim adamlarına göre, bu müçtehit zatlara tan etmek, hiçbir zaman için câiz olmadığı gibi, bize düşen vazife İmam-ı Âzam, Şâfî, İmam Mâlik, Ahmed İbn-ü Hanbel, Süfyân-ı Servî, El-Evzâi, Süfyan bin Üyeyne, Davud Ez-Zâhiri ve diğer müçtehit imamların hak üzerine olduklarına inanmamızdır.
Peygamber(s.a.v.) ‘ den sonra hilafet makamına hidayet önderleri raşit halifeler geldiler. Onlar Allah’ı bilen âlimlerin önderi, şeriat ahkamlarında birer fakih idiler. Hüküm vermede nadir olarak fakihlere müracat eden, olaylar karşısında müşavereden geri kalmayan, fetva işlerinde tek başlarına gücü yeten insanlardı. Bu devrin ulemaları tamamen âhiret işlerine yönelmişlerdi. Kendilerinden fetva istenildiğinde ve dünya ile ilgili hükümlerde başkalarına gönderirlerdi. Hallerinden de naklolunduğu gibi içtihatlarında Allah’a yönelmişlerdi. Hilafet makamı bunlardan sonra haksız olarak başka kavimlere geçince, bunlarda da fetva ve hüküm vermede tek başlarına hareket etme kabiliyeti olmayınca fakihlerden yardım istemek mecburiyetinde kaldılar. O devirde de sahabeye benzeyen insanlar vardı. Tâbîn döneminde bir çok âlim, dinin saf tarafına yönelir ve sahabeden öğrendiklerini naklederlerdi. Fetva vermekten kaçınan insanlardı. Sultanlar bu insanları kadılık ve hakimlik yapmaya zorladılar. Bu devrin âlimleri makam ve mansıptan kaçınan aziz kimselerdi. Fakat bunlardan sonra gelenler fetva ve ahkam ilmini, izzet, rütbe ve makam için elde etmeye başladılar. Bir zamanlar sultanlar tarafından aranılan fakihler, bu dönemde sultanları aramak zilletine düştüler. Allah’ın koruduğu âlimler bunlardan müstesnadır.(2)
Hicri dördüncü asra kadar insanların belirli bir mezhebi yoktu. Kimden fetva almışlar ise mezhepleri de o idi. Dördüncü asırdan sonra koyu bir taassubuluk ve mezhep anlayışına rastlamaktayız.(3)
Hangi mezhebin âlimleri meşhur olmuşsa kaza ve fetvâ işleri onlara verilmiş, insanlar ona rağbet temiş, bu nedenle de mezhebi yayılmış ve her tarafta öğretilme imkanı oluşmuştur. Hangi mezhebin âlimi de sönük kalmışsa kâza ve fetvâ işler onlara verilmemiş, insanlar onlara rağbet etmemiş ve belirli bir zaman sonra da ortadan yok olmuşlardır.(6)
İslamın ilk asırlarında bir çok mezhep vardı. Fakat günümüzde dört mezhebin dışındakileri taklit etmek câiz değildir. Bu durum dört mezhebin dışındaki mezheplerin bir eksikliği olduğundan veya bu dördü diğerlerinden daha kuvvetli olduğundan dolayı değildir. Bunun sebebi, dört mezhebin dışındaki mezhepler tedvin edilmemiş ve günümüze kadar da tevâtür yoluyla bize gelmemiş olmasındandır. Bu mezheplerin ne şartlarını ve nede kayıtlarını bilmemekteyiz. İmam-ı Harameyn “mezhebi tedvin edilmemiş ashabın, tâbînin taklidi câiz değildir. Bu sebeble hükümde, fetvâda dört mezhebin dışındakileri taklit etmek memnu’dur” demiştir. İnsanların hepsi âlim olmadığından, yani bir dini meselede içtihat etme kudreti bulunmadığından ,müçtehit olmayan herkes için dinin fer’i meselelerinde bir müçtehidi taklit etmesi vâciptir. Bu vücubu belirten delil de “Eğer bilmiyorsanız ilim ehlinden sorunuz”(Nahl-43) âyetidir.(8)
Ümmet veya ümmetin ekserî çoğunluğu tedvin edilmiş bu dört mezheblerin taklidinin câizliğinde icmâ etmiştir. İslam âlimlerinden İbn-ü Hazm taklidi haram saymıştır. Ona göre “bir kimsenin Resulullah’ın dışında delilsiz başka birini taklit etmesi haramdır.” (9)
Delilleri araştırıp bilmede aciz olanların bir âlimi taklit etmeleri cumhuru ulemaya göre câizdir. İcma ve nasla haram olan taklit, Allah ve resulunün sözüne muhalif olan taklittir.(10).
Haram olan taklit, fakihin ilim zirvesine vardığına, dolayısıyla yanılması imkansız olduğuna inanmak suretiyle tapılan taklittir. Kendisine sahih bir hadis ulaşsa, vicdanı da bunun sahih olduğuna kani olsa, taklidin esiri olduğundan hadisi kabul edemez.(11)
Hiçbir mezhep imamı beni taklit edin dememiş insanları taklitten sakındırmışlar, delilleri araştırmalarını dinlerini bilmeyi ve öğrenmelerini tavsiye etmişlerdir. Ahmet İbn-i Hanbel “beni taklit etmeyiniz. Malik’i ve Şâfi’yi ve Sevri’yide taklit etmeyiniz. Bizim öğrendiğimiz gibi sizlerde öğreniniz” demiştir.(7)
Taklit meselesinde insanlar iki gruba ayrılmıştır. Müçtehit denilen grubdur ki, delilleri bilen, Kur’an ve sünnete vakıf olan, arap dili ve inceliklerini , lafzın amm ve hassı, müşterek, mücmel vs. gibi bilen, kıyas vecihlerini, icmâ meselelerini, nasih ve mensuhu vs. gibi bilenlerdir. Mutlak müçtehit ve mukayyet müçtehit diye iki gruba ayrılırlr. Mutlak müçtehit için vacip olan kendi içtihatlarına göre amel etmektir. Mukayyet müçtehit ehline düşen ise bulunduğu mezhebin asli prensiplerine bağlı kalmaktır. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed gibi..
Mukallit, âmi veya cahil denilen grubdur ki, birinci grubun zıttıyla da tarif edildiği gibi, şu şekilde de tarif edilmiştir “başkasının fetvasına muhtaç olan meseleleri fıkıh kitaplarından almaya ve fakihlerin sözlerini zabtetmeye gücü olmayan kimsedir” (12)
Müçtehit insanlar zannına göre amel etmekle memurdur. Müçtehitler bir hâdise hakkında içtihat edip hüküm verirlerse, artık o hadise hakkında başka bir müçtehiti taklit etmesi ulemanın ittifakıyla memnudur. Ulemanın ekserisine göre, içtihat etmeden önce başka bir müçtehiti taklit etmesi dahi memnudur. (13)
El-Muhallî’nin Cem’ul Cevâmî üzerinde yazdığı şerhinde şunlar yer almaktadır: “En doğrusu, içtihat mertebesine varmamış âlime de halk tabakasından olan herkese de müçtehitlerin mezheplerinden birisine bağlanmak vâcip olur.”
İbn-ü Emirü’l Hacın Et-tahrir adlı kitaba yazdığı şerhde “ mukallit iltizam etdiği bir mezhepte kalması gerekli olur. Kendisinin seçtiği mezhep doğrunun ta kendisidir. Öyle ise inancın gereğini yerine getirmek kendisine düşer” demiştir.
Bir kısım âlimlere göre de böyle bir lüzum yoktur.El-İkdul-Ferid’de İmam Nevevî’nin şu sözü nakledilmektedir: “Delilin istediği şudur ki, belli bir mezhep ile mezheplenmek lazım değildir. Belki istediğinden ve bulduğundan fetvayı ister. Fakat bu haraketinden ruhsatlar ve kolaylıklar peşine düşmemelidir. Umulur ki, kişiyi her istediğinden fetva sormaktan menedip onu belli bir müçtehitin mezhebine bağlamaya mecburedenler, kişinin kolaylıklar peşine düşmemesinden emin olmadıklarından böyle haraket etmişler.”
Ulemanın çoğunluğu ve İbn-i Hümam’a göre başlangıçta her hangi bir mezhebi iltizam etmek vacip değildir. Aksine herkese her olayda seçeceği her hangi bir müftüden fetva isteyebilir. Ashap ve tâbîn zamanlarında olduğu gibi o müftünün verdiği fetvaya göre hüküm edip amel edebilir.
Bu görüş en sıhhatli görüş olarak kabul edilmiştir. Hatib Bağdâdî Er-Risalesinde Er-Râfî ve daha başkalarının şu görüşlerini nakl eder: “Kişinin bir şeyi kendisine lazım kılması, o şeyi kişiye lazım kılamaz. Çünkü Allah ve resulünden başka hiç kimse bir şeyi vacip kılamaz. Hal böyle iken Allahu Teâla ve resulü hiçbir kimseye ümmetin her hangi bir mezhebine gir onun getirdiği yorumda ona uy ondan başkasını terk et dememiştir. Büyük müçtehitlerden hiç birisi bana tâbi olun başkasına olmayın dememiştir.”(14)
İmam Suyuti’de “esah olan, amelden önce ve sonra mutlak olarak mezhepten başka bir mezhebe intikal câizdir. Şu şartla ki, ruhsatların peşine düşmemesi ve hangi amelde taklit ediyorsa, taklit ettiği mezhebin bütün şartlarını yerine getirmelidir” demektedir.(15)
Örneğin, şehvetsiz olarak kadına dokunmakla abdestin bozulmayacağı hükmünde İmam Mâliki taklit eden bir kimsenin, bedeni ovması ve başının tümünü mesh etmesi gerekir, aksi halde her iki imama göre de namazı sahih olmaz.
İslam âlimleri bir mezhebe bağlananın o mezhebi değiştirip değiştiremeyeceği hakkında farklı görüşlere varmışlardır.
Şürun Bilâli’ye göre, İnsanın belirli bir mezhebi kendisine lüzumlu kılması lazım değildir. Şartlarını yerine getirirse başka bir mezhebin imamını taklit edebilir. Birbirleriyle bağlantısı olmayan iki olayda iki ayrı mezheple amel etmesi câizdir. Fakat belirli bir fiili bozarak başka bir müçtehidi taklit edemez. Bir insan bir gün Hanefi, diğer gün şâfî mezhebini taklit ederek namazını kılsa bundan men edilemez. Amelden sonra taklit etmesi de câizdir. Örneğin bir kimse kendi mezhebine göre namaz kılıpta sahih zannetse, sonradanda mezhebine göre batıl olduğu anlaşılırsa, fakat başka bir mezhebe göre sahih olduğu bilinirse, o mezhebi taklit etmesi ve o namazla da yetinmesi câizdir. Rivayet olunduğuna göre, Ebu Yusuf hamamda yıkanarak Cuma namazını kılmış, daha sonra hamamın kuyusunda bir farenin öldüğü kendisine bildirilince o “biz Medineli kardeşlerimizin kavliyle amel ediyoruz, onların görüşüne göre su iki kulle olduğu takdirde pislik taşımaz” demiştir.” (16)
İmam Şâfî Ebu Hanife’nin kabri yanında sabah namazını kılmıştı. Ona saygısından dolayı kunut duasında bulunmadı. Ve “Nice vakitler bizlerde ırak ehlinin mezhebine geçebiliriz” dedi.(17)
Şu halde mezhep imamlarının ihtilafı ümmet için bir kolaylık ve rahmettir. Beyhâkî’nin İbn-i Abbas(r.anh)’dan rivâyet ettiği bir hadis de Peygamber(s.a.v.) efendimiz bunu dile getirmiş ve “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” buyurmuştur.” Suyûtî Ömer Bin Abdülaziz’in şu sözünü nakleder: “Eğer Muhammed(s.a.v.)’in ashabı ihtilaf etmemiş olsaydı sevinmezdim. Çünkü, onlar ihtilaf etmeseler ruhsat meydana gelmezdi”. Hatib Bağdâdî’nin ifadesine göre, Harun Reşit İmam-ı Mâlik’e “Yâ Ebâ Abdillah, Senin yazdığın şu kitapları yazalım ve ve İslam âfâkına dağıtalım da ümmeti bunlarla amele sevkedelim” dediğinde İmam ona şu cevabı vermiştir: “Yâ Emire’l Mü’minîn Ulemanın ihtilafı bu ümmete Allah’ın bir rahmetidir. Herkes kendince sahih bulduğuna tâbi olur. Ulemanın hepsi hidayet üzerinedir. Hepsi Allah’ın rızasını istemektedir”(18)
İçtihat mertebesinde olmayan kimse dört mezhepten birisiyle amelini icra edebilir. Şuna dikkat etmelidir, taklit ettiği mezhebin o ameldeki bütün şartlarını yerine getirmiş olmalıdır. Fakat bir mezhebe göre icra ettiği bir ameli, iptal edip aynı ameli başka bir mezhebe göre ikinci kez icra edemez.
İhtiyaç halinde bir diğer mezhebe bağlanıp amel edebilir.El-Münâvî El-Câmî’nin şerhinde “Müçtehit olmayan bir kimseye belli bir mezhebi taklit etmek gereklidir. “İhtilaf rahmettir” hadisi gereği, bir mezhepten başka bir mezhebe geçişin câiz olmasıdır. Şâfîler göre bir mezhepten başka bir mezhebe geçiş câizdir”demiştir.(19)
Bir kimse araştırıp üzerinde bulunduğu mezhebi terk ederek daha kuvvetli bir mezhebe girerse, bu övgüye layık bir davranış olur ve sevap kazanır. Delil olmadan sadece dünyalık için veya şehvetinden dolayı bir mezhepten başka bir mezhebe geçerse günaha girer, kötülük etmiş ve ta’zir(hakim tarafından verilen ceza) ve te’dibe müstehak olmuş olur. Çünkü o, dinini ve mezhebini hafife almıştır. Taklit yaparak işlemiş olduğu bir amelden âlimlerin ittifakıyla başka bir mezhebe dönüş yapamaz. Ancak başka meselede başka bir müçtehidi taklid edebilir. Çünkü, selef her defasında başka bir müçtehitten fetva sorup amel ederlerdi. Bazı âlimler bir mezhebe bağlanan Şâfî ve Hanefi gibi, o mezhebi değiştiremez dediler. Bir kısmı değiştirir dedi. Bir kısmı da sanki o bir mezhebe bağlanmamış gibidir dediler. Zannı galip de budur. Çünkü, bir mezhepte bağlanma ve başkasına gitmemeyi vacip kılan şeran delil yoktur.(20)
Amini hiçbir mezhebi yoktur. Onun mezhebi kendisine fetva veren müftünün mezhebidir.(21). Çünkü, bunun sebebi Tahrir’de şöyledir “mezhep, hakında bir görüşü olan, delil getirmeye gücü yeten kimse içindir. Veya o mezhebin fer’i meseleleri hakkında bir kitap okumuş ve o mezhep imamının fetvalarını ve sözlerini bilen içindir. Ama bunun dışında kalıp ben hanefiyim veya şafiyim diyen kimseler, bir kimsenin ben fakihim, veya nahiv âlimiyim demesiyle dediği gibi olamıyorsa bu sözleriyle onlarda o mezhepten olamazlar.(22)
İhtiyaç halinde bir diğer mezhebe bağlanıp amel edebilir.El-Münâvî El-Câmî’nin şerhinde “Müçtehit olmayan bir kimseye belli bir mezhebi taklit etmek gereklidir. “İhtilaf rahmettir” hadisi gereği, bir mezhepten başka bir mezhebe geçişin câiz olmasıdır. Şâfîler göre bir mezhepten başka bir mezhebe geçiş câizdir”demiştir.(19)
Bir kimse araştırıp üzerinde bulunduğu mezhebi terk ederek daha kuvvetli bir mezhebe girerse, bu övgüye layık bir davranış olur ve sevap kazanır. Delil olmadan sadece dünyalık için veya şehvetinden dolayı bir mezhepten başka bir mezhebe geçerse günaha girer, kötülük etmiş ve ta’zir(hakim tarafından verilen ceza) ve te’dibe müstehak olmuş olur. Çünkü o, dinini ve mezhebini hafife almıştır. Taklit yaparak işlemiş olduğu bir amelden âlimlerin ittifakıyla başka bir mezhebe dönüş yapamaz. Ancak başka meselede başka bir müçtehidi taklid edebilir. Çünkü, selef her defasında başka bir müçtehitten fetva sorup amel ederlerdi. Bazı âlimler bir mezhebe bağlanan Şâfî ve Hanefi gibi, o mezhebi değiştiremez dediler. Bir kısmı değiştirir dedi. Bir kısmı da sanki o bir mezhebe bağlanmamış gibidir dediler. Zannı galip de budur. Çünkü, bir mezhepte bağlanma ve başkasına gitmemeyi vacip kılan şeran delil yoktur.(20)
Amini hiçbir mezhebi yoktur. Onun mezhebi kendisine fetva veren müftünün mezhebidir.(21). Çünkü, bunun sebebi Tahrir’de şöyledir “mezhep, hakında bir görüşü olan, delil getirmeye gücü yeten kimse içindir. Veya o mezhebin fer’i meseleleri hakkında bir kitap okumuş ve o mezhep imamının fetvalarını ve sözlerini bilen içindir. Ama bunun dışında kalıp ben hanefiyim veya şafiyim diyen kimseler, bir kimsenin ben fakihim, veya nahiv âlimiyim demesiyle dediği gibi olamıyorsa bu sözleriyle onlarda o mezhepten olamazlar.(22)
Bir görüşe göre de kişinin belirli bir mezhebe bağlanması vâcip değildir. Üstün bir müçtehit varken onun altındaki bir müçtehidi taklit etmek hakkında ulema farklı fikirler öne sürmüşlerdir.
Et-Tahrir’den naklen İbn-i Âbidin “daha üstün bir müçtehit varken onun altındaki bir müçtehidi taklit etmek Hanefî, mâlikî ve şâfîlerin çoğunluğuna göre câizdir.Hanbelîler ve bazı fakihler bunu câiz görmemişlerdir. Hanefî ve şâfî gibi bir mezhebi kendisine lüzumlu kılan kimse, bu mezhebi bir görüşe göre değiştiremez, fakat sahih olan görüşe göre böyle bir mezhebi kendisine lüzumlu kılamaz. Yaygın olan kanata göre amînin belli bir mezhebi yoktur.(23)
Şu hususu önemle belirtmek gerekir. Mezhepler arasındaki taklitte önemli olan husus, tek bir amelde iki mezhebin görüşüyle amel etmemektir.
Fakat ayrı iki amel olursa örneğin, kıbleye yönelme hususunda hanefiyi taklit eden bir şâfî, diğer taraftan başının en az döette birini mesh etmeyi terk etse namazı batıl olmaz. Çünkü, iki imam bu kimsenin abdestinin muteber olmadığında ittifak etmiş değillerdir. “Abdestinin batıl olduğunda ittifak etmemiş olsalarda namazının sahih olmadığına ittifak etmişlerdir” denilemez. Çünkü, bu ittifak biri abdest diğeri kıble olmak üzere iki ayrı meselenin terkibinden meydana gelmiştir, bu durum taklidin cevazına mani değildir. Buna benzer bir misalde namazda avret sayılan yerlerin malûm iki yer olduğu hususunda İmam Ahmed’i taklit edip, aynı imamın farz telakki ettiği ağız ve burna su almak ile besmeleyi terk eden kimsenin namazıdır. Ortaya çıkan duruma göre bu namazın da sahih olması gerekir. Çünkü, iki imamda o kimsenin abdestinin sahih olmadığında ittifak etmiş değillerdir ve abdest başlı başına bir kazıyyedir.(24)
Hanefi mezhebinde olanın, başka mezhepte olan birisine namazda tâbi olması câiz midir?
Bu konuda âlimler şu görüşlere varmışlardır:
1-İhtilaflı noktalara dikkat ediyorsa câizdir. Değilse câiz değildir. Buna göre, imama uyanın mezhebine bakılarak hüküm verilir. Eğer şâfî bir imamın arkasında kılıyorsa, imamın mezhebine göre kadına el değmesi gibi namazı bozan bir hareketin imamdan sadır olduğunu bilse, muktedinin imama uyması câiz olur. Muktedi bu hususta imamın görüşüne bakmaz. Esah olan görüş de budur. İhtilaflı noktalardan maksad, şart ve rükün gibi ihtilaflara riâyet etmesidir. Vacip ve sünnetlere riâyet etmese de . Molla Aliyyi’l-Kârî’nin El-İhtidâ Fi’l İktidâ risalesinde şunlar vardır: “Umumiyetle ulemamıza göre imam ihtilaflı noktalara dikkat ederse ona uymak câiz, değilse câiz değildir. Bunun manası şudur: Dikkat ederse kerahetsiz câizdir, dikkat etmezse kerahetle câiz olur. Dikkat gerektiren önemli yerlerde, kan aldırdığı, burnu kanadığı veya kustuğu vakit abdest almasıdır. İmamın mezhebine göre, rüku ve secdeler arasında el kaldırmak besmeleyi âşikar veya gizli çekmek gibi hususlarda ihtilafları gözetmek lazım değildir. Bu ve benzeri yerlerde ihtilaftan kurtulmak mümkün değildir”.(25)
2-Bir görüşe göre de imamın görüşüne göre hüküm verilir denilmiştir.(26)
3-Bu şekilde bir imama uymak câiz değildir. İhtilaflı noktalara dikkat etse bile.
4-İster ihtilaflı noktaları gözetsin, ister gözetmesin mutlak surette uyulması câizdir.
Merhum, İbn-i Âbidin, Münye şerhinden şunları nakleder: “Fer’i meselelerde şâfî gibi bir imama uymaya gelince, imama uyanın görüşüne göre imamdan namazı bozacak bir durum bilinmedikçe icmâen bu câizdir. Yalnız kerahet olup olmamasında ihtilaf edilmiştir.
Yine o “Benim kalbimin meyl ettiği farzları gözettiği müddet muhalif mezhebin imamına uymakta bir kerahet yoktur. Çünkü, sahabelerin çoğu müçtehid imamlardı. Bunların mezhepleri farklı olmakla beraber bir imamın arkasında namaz kılarlardı” demiştir.(27)
İslam âlimleri belli bir mezhebe bağlanmanın ve mezhep değiştirmenin gerekliliği üzerinde bir çok değişik hükme varmışlardır. Allah en iyisini bilir, dört mezhebin dışına çıkılmadıktan sonra ve telfikde yapılmadıktan sonra kişinin bir mezhebe bağlanması lüzumlu değildir.
Ayrıca bir mezhepte olanın bütün amellerinde o mezhebe bağlı kalması da şart değildir. Kolayına geldiği şekilde mezheplerden herhangi birisiyle amel edebilir.(28)
Bazı âlimlerin bir mezhepte bağlı kalınması hakkında görüşüne, sebeb teşkil eden “müçtehitlerin mezhepleriyle oynama korkusu”(29) islâmın ilk devirlerindeki uygulama ve gidişata bakarak haklı bulmuyoruz. Her dört imamın da “sahih hadis benim mezhebimdir” (30) anlayışında olmaları bizim bu tercihimizi de kuvvetlendirmektedir.
Ayrıca avamdan olan kimseler için bir mezhepte kalmaları, ihtiyaç olduğu takdirde diğer mezhepleri taklit etmeleri en doğru olsa gerektir. Çünkü, dini bilgileri elde etmede bu zamanın insanlarının gevşeklik göstermesi sebebiyle, biz avam tabakası taklit ettiğimizde yanlış yapabilir, amellerimizi eksik yapabiliriz.
Telfik, lügat olarak, kumaşın iki tarafını birleştirip dikmek, uydurmak, süslemek, ulaşmak, katılmak,eli boş dönmek, iltihak etmek, anlamamak, elde edememek manasına gelmektedir. Bu kökün en çok kullanılan lügat manası: Eşya veya işleri bir araya getirmek, birleştirmek, bir birine uygun kılmaktır. Fukaha, usulcüler ve hadisçiler bu manada olarak kullanmışlardır.
Teflik meselesine, bilinen mezhep imamlarının, bu mezhepler üzerinde müçtehit kabul edilen insanların ve tahriç ve tercih ehlinin bu konuda bir sözleri ve görüşlerine rastlanılmamıştır. Bu mesele hakkında söz söyleyenler yukarıdaki tabakalardan hiç birine dahil değildir. Aralarında bu kadar tartışma olmalarına rağmen sözlerini ve görüşlerini bu tabakalardan birisine dayandıramamaktadırlar. Bu konuda ilk söz söyleyen zat mâliki Yahya Ez-Zenâti’dir(31)
Fıkıhtaki manası ise, iki şekilde kullanılmıştır. Taklitte telfik, müçtehit olmayan bir kimsenin bir amelde birkaç mezhebin hükmünü birleştirerek tatbik etmesi demektir.
Örneğin, abdestli bir kimsenin bedeninden kan akar ve sonra bir kadına (nikahı helal olan) dokunur, o abdestlede namaz kılarsa, bu namazın sıhhati Hanefi ve şâfî mezhebinden karma bir hüküm olur ki, namaz sahih değildir. Telfik batıldır.
Örneğin, tehdid edilerek mecburen karısını boşayan bir kimseye Hanefi bir müftü karısının bain talakla boş olduğuna dair fetva verse ve bu adam, karısının kız kardeşiyle evlense, daha sonra şâfî bir müftü ilk karısının boş olmadığına dair fetva verse, o kimse şâfîye uyarak ilk karısıyla münasebet kuramadığı gibi, hanefiye uyarak ikinci karısıyla da münasebet kuramaz. Çünkü, önceki hükümden bir eser kalmış ve her iki mezhebin de razı olmayacağı karma hüküm ortaya çıkmış olur.(32)
Görüldüğü gibi, telfik, bir hadisede iki görüşle bir arada veya ikincisinin de tesiri bulunduğu halde ikisinden birisiyle amel etmiş olmadıkça gerçekleşmemektedir. Yukarıda verilen örneklerde, açıkça anlaşılmaktadır. İkinci örnekteki, câiz olmadığı teflik yapmış olduğundan değil, birinci görüşle amel ettikten sonra henüz onun tesiri bâki iken terk edip ikinci görüşle amel etmiş olmasındandırAncak iki ayrı hadisede iki görüşle amel etmek teflik olmamaktadır. Örneğin, bir kimse eşini üç talakla bir söyleyişte boşasa, bir müftüde bu nun tam ayrılık meydana getirdiği hakkında fetva verse, o kimse bu müftünün fetvasına uyarak karısından ayrılsa, sonra bir başka karısını yine bir söyleyişte üç talak ile boşasa, bu defa bir başka müftü bu şekilde boşamanın tam bir eyrılık meydana getirmediği fetvasını verse ve velilik hayatına bu kimse yeniden başlasa, bu şahsın iki karası olmuş ve her ikisinede aynı şeyi söylemiş olduğu halde birisi kendisine haram, diğeri ise helaldır. Fakat ortada ayrı zamanlarda meydana gelmiş iki hadise bulunduğu için bu men edilen teflik çeşidine girmemektedir.
İçtihat da telfik ise, iki veya daha fazla müçtehit bir mesele üzerinde içtihad ediyorlar, bunların iki veya daha fazla farklı görüşleri bulunuyor. Bunlardan sonra gelen başka bir müçtehitte aynı mevzu ve mesele üzerinde içtihat ediyorlar, içtihatı neticesinde de her görüşten bir kısmını alıyor. Ve bunun toplamı o mevzuda kendisinin reyi ve mezhebi oluyor. İşte onun bu içtihatı kendinden öncekilere nisbetle mürekkeb bir içtihad olmuştur. (33)
Teflikin câiz olmadığını savunanlar olduğu gibi câizdir diyenlerde vardır.
Kaynaklar
1-Keşşâfü İstılâhâti’l Fünûn 3/508, Tehânevî, Beyrut
2-İmam Gazâlî, İhyâ, 1/60
3-Ed-Dehlevî, Hüccetü’l Bâliğa, 1/438
4-Ed-Dehlevî, a.g.e 1/407. daha fazla bilgi için bkz.
5-El-Vecîz Fî Usûlül Fıkh, Ez-Zeydâni, Bağdat,406
6-Ed-Dehlevî, Huccetü’l Bâliğa, 1/437
7-İbn-i Teymiyye, Mecmeut Fetâvâ, 20/150-151
8-En-Nalûsi, Hülâsatüt Tahkik Fi Beyanı HükmitTakliti vet Teflîk, Çev:Ali ARSLAN, Mahfuz AKSU, İmamların fıkhi İçtihatları niçin rahmettir?
9-Ed-Dehlevî, Huccetü’l Bâliğa, 1/442-143
10-İbn-i Teymiyye, Mecmeut Fetâvâ, 19/190
11-İslam Hukukunda Mezhepler, Hayrettin KARAMAN, 23
12-Hâşiyetü Reddi’l Muhtâr alâ Dürri’l Muhtâr Şerh-i Tenvîri’l Ebsâr, İbn-i Âbidin, haşiye, 5/365
13-Hâşiyetü Reddi’l Muhtâr alâ Dürri’l Muhtâr Şerh-i Tenvîri’l Ebsâr, İbn-i Âbidin, haşiye, 1/75
14-En-Nalûsi, Hülâsatüt Tahkik Fi Beyanı HükmitTakliti vet Teflîk, Çev:Ali ARSLAN, Mahfuz AKSU, İmamların fıkhi İçtihatları niçin rahmettir?
15-Celaleddin Es-Suyuti, El-Hâvi Li’l Fetva, 2/5
16-Hâşiyetü Reddi’l Muhtâr alâ Dürri’l Muhtâr Şerh-i Tenvîri’l Ebsâr, İbn-i Âbidin, Şerh,1/75)
17-Ed-Dehlevî, Huccetü’l Bâliğa, 1/456
18-Hâşiyetü Reddi’l Muhtâr alâ Dürri’l Muhtâr Şerh-i Tenvîri’l Ebsâr, İbn-i Âbidin, Şerh,1/68
19-En-Nablûsi, Hülâsatüt Tahkik Fi Beyanı HükmitTakliti vet Teflîk, Çev:Ali ARSLAN, Mahfuz AKSU, İmamların fıkhi İçtihatları niçin rahmettir?
20-Hâşiyetü Reddi’l Muhtâr alâ Dürri’l Muhtâr Şerh-i Tenvîri’l Ebsâr, İbn-i Âbidin, Şerh, 4/80)
21-Bahr, İbn-i Nüceym, 2/90 Beyrut
22-Hâşiyetü Reddi’l Muhtâr alâ Dürri’l Muhtâr Şerh-i Tenvîri’l Ebsâr, İbn-i Âbidin, Şerh, 4/80
23-A.g.e. Şerh,1/48
24-Prof. Muhammed Ahmed Ferec, tebliğ, çev, H. KARAMAN, İslam hukukunda mezhepler, say:224
25-Hâşiyetü Reddi’l Muhtâr alâ Dürri’l Muhtâr Şerh-i Tenvîri’l Ebsâr, İbn-i Âbidin, Şerh,1/563, 2/6)
26- A.g.e. Şerh,2/6
27- A.g.e Şerh,1/563
28-El-Vecîz Fî Usûlül Fıkh, Ez-Zeydâni, Bağdat,412
29-Hâşiyetü Reddi’l Muhtâr alâ Dürri’l Muhtâr Şerh-i Tenvîri’l Ebsâr, İbn-i Âbidin, Şerh 4/80
30-Hâşiyetü Reddi’l Muhtâr alâ Dürri’l Muhtâr Şerh-i Tenvîri’l Ebsâr, İbn-i Âbidin, Şerh 1/64
31-Prof. Muhammed Ahmed Ferec, Tebliğ, Çev: H. KARAMAN İslam Hukukunda Mezhepler say.229
32-Hâşiyetü Reddi’l Muhtâr alâ Dürri’l Muhtâr Şerh-i Tenvîri’l Ebsâr, İbn-i Âbidin, Şerh 1/75
33- Prof. Muhammed Ahmed Ferec, Tebliğ, Çev: H. KARAMAN İslam Hukukunda Mezhepler say.218